Bu bir film olsaydı, her şey böylece durmazdı herhalde… En azından böyle saatlerce durmazdı değil mi? En fazla birkaç saniye… Dursaydı da fazla ilginç olmazdı muhakkak. Öyleyse benim hayatım da şimdi fazla ilginç sayılmaz. Öyle ya, kim sinemaya gidip izlemek ister beni? Böylece duruşumu? Saatlerce… Şimdi ben sıkıcı mıyım yani? Bu kadar sıkılmışken, sıkıcı olanın ben olduğuma inanamıyorum. İzlemeyiversinler… Ben burada her şeyin duruşunu izliyorum. Saatlerce… Bu bir film olsaydı, beni oynamak çok kolay olurdu bir aktör için. Çünkü ben de duruyorum tıpkı eşyalar gibi.

Akşam filan da değil ha, öğle güneşi… Herkes o kadar hareketli ki dışarıda, ben onların yerine duruyorum sanki. Onların durmak isteyen taraflarını temsil eder gibiyim. Sanki ben böyle durmasam, sanki bir an hareket etsem, hepsi patır patır oldukları yere yığılacaklar yorgunluktan gibi hissediyorum. Sanki hepsine birer zincirle bağlıyım, daha doğrusu onlar bana bağlı gibi…

Yapacak bir işim yok mu acaba? Hatırlayamadım birden… Fazla düşünmeyeyim neyse… En son ne zaman yemek yedim? Aç mıyım? Yeterince değil… Şuradaki sürahi ve bardağı yanımdaki masanın üzerine almalıyım bir sonraki kalkışımda. Her şey çok güzel giderken susayıveriyorum birden, kalkmak zorunda kalıyorum. Onca insan tehlikeye giriyor.

Kendimi en çok kapalı bir televizyona yahut park halindeki hurda bir otomobile benzetiyorum. Bazen de pimpirikli ev hanımlarının kıymetli salon takımlarına. Hani kırk yılda bir misafir gelecek diye hiç kimse giremez ya o salonlara… Misafir de çoğu zaman oturma odasına alınır hani… Üçünü de -hatta dördümüzü de- seyretseniz saatlerce dururlar öylece. Hiç şikayet etmezler.

Yaz olsaydı şimdi, salonun ortasında, insan boyunun biraz yükseğinde volta atan iki üç kara sinek olur, hayatıma renk ve hareket katardı. Hem ben de onları izler dururdum, böylece açlığımı susuzluğumu da unutur, daha uzun kalırdım oturduğum yerde.

Hiç bir şey yapmadığımı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Bütün bunları düşündüm ya? Neyse… Ben artık yavaş yavaş şu sürahi ile bardağı almaya gideyim. Kendinize iyi bakın, aman yorulmayın fazla…

İnsan özgürlükten yana olmalıdır. Ne olursa olsun, özgürlükten yana olmalıdır. Fikrini, dinini, tercihlerini istediği gibi yaşamalı, bir başkasının özgürlüğüne dokunmadığı her noktada özgür düşünüp uygulamalı; fakat bunun yanında, sadece kendi özgürlüğünden yana değil, bir kavram olarak, tüm insanlar için özgürlükten yana olmalıdır. Tüm insanların özgürlüğü için dertlenmek, bu konuda çözümler üretmek herkesten beklenemeyecek bir erdem olsa da, en azından her insan, tüm insan ırkının özgürlüğüne “taraftar” olmalıdır.

Özgürlük meselesinin dînî ve felsefî yönünü bir yana bırakıp -ki bu iki alan da bu tezi tam manasıyla desteklemektedir- yalnızca toplumsal yönden ele alırsak; hatta ve hatta tamamen “kapitalist modern çağ” yaklaşımıyla değerlendirirsek dahi aynı sonuca vardığımız görülecektir. Şöyle ki; içinde siyasi, dînî, etnik bir çok grup barındıran bir toplum düşünelim. Bu grupların dönüşümlü olarak o toplumdaki yönetim biriminde büyük bir ağırlık ve toplumu istediği gibi yönetecek güç kazandığını varsayalım. Eğer ki bu gruplardan birisi, yönetimden aldığı güçle bir diğerinin özgürlüğünü kısıtlamak gibi bir yanlışa düşerse, bilirler ki sıra diğer gruba geldiğinde aynı muameleye tabi tutulacak olan kendileri olacaktır. Bu yüzden asla ve kat’a diğer grubun güç kazanma sırasının gelmesini istemeyeceklerdir. Bunun için ellerinden geleni yapacaklar, çatışacaklar, mevcut düzene itiraz edecekler, süregelmiş gelenekleri, kuralları bozmak isteyeceklerdir. Halbuki kendilerine de bu gücü zamanında sağlayan aynı düzen, aynı kurallar ve gelenektir. Diğer grup “hayır efendim, biz bu kan davasını gütmeyeceğiz” dese bile, topluluk psikolojisi ve suçluluk duygusu, ilk grubu, bu uğraşlarından vaz geçmekten alıkoyacaktır. Hatalarının bedelini misliyle ödeme korkusu, onları sağlıklı düşünmekten uzaklaştıracaktır. Bu tek taraflı bir savaşa dönüşecek, ve toplumun tamamını yıpratacaktır. Diğer grubun bu haksızlığa mukabele etmesi olasılığında doğacak sonuçların vehametine ise değinmeye lüzum dahi görmüyorum.

Tanıdık bir manzara değil mi? Görüldüğü gibi insan, özgürlük mekanizmasının küçücük bir dişlisini bile yerinden oynatmaktan imtina etmeli, yalnız kendi özgürlüğünü değil, tüm insanların özgürlüğünü savunmalıdır. Böylece, en basit mantık ve en yüzeysel düşünce tarzıyla, kendi özgürlüğünü teminat altına almış olacaktır.

Bu işi sevmiyordu… Hemen hemen hiç… İşini seven kaç kişi vardı ki dünyada? Onlar ne mutlu insanlardır diye düşündü…

İnsan sahip olamadığı şeylere sahip olanları hep mutlu kabul eder kafasında, halbuki kendisinin sahip olduğu şeyler de bir başkasında yoktur elbet. Öyleyse onun sahip olmadığı şeylere sahip olanların da sahip olamadığı şeyler yok mudur? Onlar da başkalarını mutlu kabul ediyorlardır mutlaka. Bu nedenle değil midir ki hep kendimizi mutsuz, başkalarını mutlu zannederiz? Bu nedenle değil midir ki insanların mutlulukları kısa sürer ve seyrektir mutsuzluklarına göre… Demek ki mutlu olmak, sahip olmakla ön şartlanırsa, insan hiç bir zaman mutlu olamaz.

Peki bunun çözümü nerede? “Polyanna” tipi bir mutluluk mu? Bu fikir temelde hatalıdır zaten. Eğer bir durumda mutlu olunmasına “Polyannacılık” diyebiliyorsak, bu; aslında o durumda mutlu olamayacağımızı, fakat şartlar gereği elimizdekiyle mutlu olmaya çalıştığımızı kabul ettiğimizi gösterir ki bu yaşadığımız -en azından öyle sandığımız- mutluluğu tamamen sahte ve zorlama yapar. Asla ve kat’a mutlu olduğumuzu göstermez, bilakis mutlu olmamızı sağlayacak şartların bir araya gelemediğini, ve depresif ve karanlık bir psikoloji içinde beyinimize “hayır efendim sen mutlusun aslında” dayatmasını uyguladığımızı gösterir. Bu sağlıklı olmaktan çok uzak, mutlu olmaktan daha da uzaktır.

Polyanna da bize bir çözüm sunmuyor öyleyse… Peki ya mutluluk çıtamızı düşürsek? Daha az şeyden mutlu olmak için kendimizi eğitsek? Bunu başardığını iddia eden birini duyarsanız, tamamen yalan söylüyor demektir. Yaradılışı gereği insanın mutluluk çıtası düşmez, ancak yükselir. Yaradılışı gereği insanın mutluluk çıtası hiç bir zaman düşmez, ancak erişilemez bir yükseklikte kalırsa, tutku olmaktan çıkar, o kadar.

Mutlu olmayı amaç olmaktan çıkaralım demek ise hiç samimi bir öneri olmaz açıkcası. İnsan durmadan kendisini ve sevdiklerini mutlu etmek için çalışmaz mı? Hem bu dünyada hem de öldükten sonra… Cennet de sonu gelmez bir mutluluk demek değil midir? Yüce Allah’ın vaadi de mutluluktur öyleyse.

Öyleyse dünyada mutlu olmak imkansız mıdır? İnsan fıtratı gereği hiç bir zaman mutlu olamaz mı? Hiç de öyle değil. Bize son ve en kesin cevabı; tüm fıtratımızı, duygularımızı, hislerimizi, ruhumuzu, bedenimizi yaratan yüce Allah, gerçekliği varlığımızdan daha gerçek olan ayetinde veriyor;

“Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur” (Râd-28)

“Ancak” kelimesi her şeyi açıklamıyor mu? Tüm yaşayışımız, Allah’ı anmaktan uzak isek bir türlü mutlu olamayışımız bu ayetin kanıtı değil mi? Dikkatli düşünmeli insan… Düşünen her beynin varacağı yer birdir çünkü, ve mutluluk da işte tam oradadır, başka yerde değil…

(Burak’a)

Akarsu… Akar su. Akar, akar, akar su…
Bir denizde bulur kendini yahut belki de sığışmış bulur küçük bir bardağın içine.

Elindeki bardağa bakar bir zenci çocuk, zira suyun vahşiliğini en yakından o görmüştür,
ve düşünür bunları.
Düşünür ki akan; evleri, setleri yıkan suyu bir bardağa doldurmak
acaba daldan dala uçan bir serçeyi,
ya da dağdan dağa uçan bir kartalı kafese kapatmak gibi midir?
Hele bir de yarım bardaksa, diğer yarısı denize dökülmüşse?

Eline bardaktan biraz su döker zenci çocuk, ve seyretmeye başlar…
Uçup gidiyor işte!…
Denize gidiyor besbelli,
diğerlerine katılmaya!…

Sahile koşar çocuk, yarım bardak suyla beraber.
Üzülme!… Seni de götürüyorum işte!…
Denize doğru fırlatır bardağı.
Şimdilik hoşçakal!…
Yağmur yağdığında yine görüşeceğiz…

Bir mercek… Işığı kırıp yönünü değiştiriyor. Zira zaten mercekler bu iş için yapılmıştır. Yuvarlak… Bir demir parçasına misina ile bağlı. Simetriğinde bir başka mercek, bire bir kopyası… O da aynı demir parçasına misina ile bağlı. Demir parçası da bir şeylere tutunmuş, bir adamın kulaklarına. Adamın sağlam kulakları ve burnu, sağlam olmayan gözlerine, bir gözlük tutarak, destek oluyorlar. Güzel bir dayanışma örneği. Yalnız gözlük burnun üzerinde aşağıya doğru kaymış, masadaki kağıtları gösterirken, adamın sağlam olmayan gözleri dümdüz karşıya bakıyor. Yani karşısında ayakta durmakta olan benim, sapasağlam gözlerimin içine. Bu haliyle sanki aynı anda hem kağıtları gözden geçiriyor, hem de beni süzüyormuş gibi. Korkutucu…

Masanın üstünde yarı dolu bir çay bardağı var. Duman çıkmıyor. Soğumuş gibi… En azından ben onbeş dakikadır buradayım ve çaydan bir yudum bile almadı. Soğumuş olsa gerek. Evet evet soğumuştur. Adam soğuk zaten, belki de yarıya kadar içtiği esnada adamın soğuğundan çay da soğuyuvermiştir. Elimi sıksa belki ben de soğuyuveririm. Çayları yarıya kadar içerim ben de belki.

Bir daktilo sesi duyuyorum. Bir kaç oda öteden geliyor. Biteviye bir şeyler yazıyor birisi. Çok önemli bir şey mi ki acaba? Ya da belki bu atmosferi tamamlamak için ses çıkarmak istiyordur sadece. Zihnimi buna inanmaya zorluyorum, öyle hayal ediyorum, hiç şaşırmıyorum nedense. Daktilonun başındakini hayal etmeye çalışıyorum; belki sarışın bir kadındır. Aslında sarışın değildir ama saçlarını sarıya boyamıştır. Çok yaşlı değildir ama gözleri şişmiştir, çirkin görünüyor olsa gerek. Çok güzel olduğu zamanlar da vardır mutlaka; mesela bir arkadaşının doğum günü partisinde. Belki de erkektir. Benim için çok önemsiz bir ayrıntı ama düşünsenize onun için ne kadar önemli…

Şimdi soğuk adam tek eliyle gözlüğünü çıkarıp burnunu kaşıdı. Bir keresinde gözlük satıcısı babama, gözlüğünü tek eliyle çıkarmaması gerektiğini, sürekli böyle yaptığı takdirde gözlüğün şeklinin bozulabileceğini söylemişti. Sanırım bu adam bu kuraldan haberdar değil, ya da gözlüğü onun için çok kıymetli değil… Bana bakarak bir şeyler söyledi. Söylediklerinin olumsuzluğunu sözlerinden değil, hareketlerinden anlıyorum. İşi alamamış olmalıyım. Üzülmeliyim sanırım, ama şimdi değil. Belki sonra üzülürüm. Şimdilik şu yarım bardak soğuk çay ve soğuk adamın yanından uzaklaşırsam kendimi iyi hissedeceğim. Belki geçerken daktiloyu kullanan kişiye de bakarım…

Bir kamyonun lastiği ile yol arasına sıkışan ince bir taş, olduğu yerden fırladı ve mermi hızıyla çarptığı gecekondunun camını kırıverdi. Olağan bir çığlık yükseldi evden, peşinden sinirli ve küfürlü söylenmeler. Allah bilir kaçıncı kez kırılıyordu aynı cam, öyle ya; bu mıcırlı yolda kamyonlar cirit atardı öğleden sonraları. Yarı tülbentli bir kadın camdan dışarıya uzattı başını. Haylaz bir çocuğun camını taşlamadığından emindi, zira kamyon lastiğinden fırlayan taşların cam kırdığını onun kadar iyi bilen kaç evin kadını vardı ki? Mesoklu tepesinden Beyazsu meydanına kadar, bu dağ yavrusu tepeyi sert virajlarla inen bu yol, yer yer doldurma toprak nedeniyle etrafındaki küçük evlerin birinci, hatta ikinci katlarıyla aynı seviyeye geldiğinden, aslında oldukça alışılmış bir şeydi bu.

Köylülerin kestiği çay filizlerinin yaş halde ilk toplanma yeri olan “alım yeri” sanki inadına bu tepenin üstüne kurulmuştu. Kamyonlar, tartılan çay filizlerini kurutulmak üzere fabrikaya götürmek için, bıkmadan, usanmadan aşındırır dururdu bu taşlı, bozuk yolu. Camları kırılsa da köylüler, büyük bir vefa ile yollarına sahip çıkarlar, mesela bir “karayemiş” ağacı yola devrilecek olsa hemen erkekler bir araya gelir ve yolu açmak için canla başla çalışırlardı.

Bu yolun otomobillerle pek tanışıklığı yoktu. Tanıdığı otomobiller, köylülerin kullandığı -öyle ki bu otomobiller de artık köylü sayılırdı- neredeyse kendisi kadar yaşlı, emektar otomobillerdi. Nadiren yol ile selamlaşıp geçer, çoğu zaman durdukları yerde camların kirliliğinden içerisi görünmeyecek hale gelinceye kadar evlerin kapısının önünde beklerlerdi. Onlar bekledikçe, yol da ısrarla beklerdi.

Kimi zaman da bilya tekerlekli tahta arabalarıyla çocuklar, kahkahalar atarak bu yolun macera dolu kıvrımlarında kıyasıya yarışırlardı. Eğimin azaldığı yerlerde ise durup, yolun kenarlarında bitmiş böğürtlenleri yemek için dikenlerin arasından kendilerine yol açarlardı. Isırgan otuna dokunan bir çocuğun ağlayarak evine gidişine de defalarca şahit olmuştu yol. Bu yol, bir köy yoluna, oradan da vilayet yoluna ve şehirlerarası yola bağlandığı için, aslında dünyanın her yerine giden yolların başlangıcıydı. Mıcırlı olsa da, bu yol ile her yere gidebilirdiniz.

Bu sokak hep böyle midir? Hiç rastladınız mı bilmem. Bu koku, insanlar, kanalizasyon kapakları, top oynayan çocuklar…

“Habitat zamanı” diye hatırladığım günlerde, sokaklarına bir lütuf parke döşenmiş kenar mahallelerin birinden birine, hep böyledir bu sokak. Dükkânının önünü yıkayan duyarlı kasap amcanın, yol kenarlarındaki suyollarında, en yakın logar kapağına kadar sessizliğe eşlik edecek minik ırmaklar oluşturması, ikindi vakti balkondan balkona dedikodu trafiğinin santrali Neriman Hanım… Peki ya her kim kiralarsa kiralasın, dikiş tutturamadığı köşedeki dükkâna ne demeli? Buraya neredeyse her yolunuz düştüğünde, yeni bir girişimci esnafın şansını denediğine şahit olursunuz. Kepenkleri paslanmış, “Alman Kale” oynayan çocukların sert şutlarına göğüs germekten şekilleri bozulmuştur.

Öğle vakti çok sessizdir burada. Güneş, apartmanlardan bir türlü tamamını göremediği sokağı, öğle vaktinde her ayrıntısıyla görmüşken, bu fırsatı kaçırmayıp, yakıp kavurmak ister. Sanki sessizlik sıcağın etkisini arttırır. Karşı apartmana gitmek için apartman kapısını açtığınızda, sokağın yarısına varmadan, eriyip gideceğinizden korkarsınız. Ara ara arka sokaktaki küçük imalathaneden gelen çekiç sesleri, nadiren de bir otomobil bozar sessizliği. Hurdacıların narasına ise kulağınız o kadar alışmıştır ki, sanki onlar da sessizliğin bir parçasıdır.

Öyle insanlar yaşar ki burada, başka bir yer bilmezler. Yıllar sonra buraya geldiğinizde, onları bulduğunuza hiç şaşırmazsınız. Yaşlandıkça daha da sabitleşir, neredeyse oturdukları sandalyeyle özlerini birleştirirler. Çoğu kişinin doğumuna, sünnetine ve düğününe aynı komşular gelmiştir. Sokağa yeni taşınanlar, bir tabak pekmezin içine konan bir damla tahin gibi kaybolurlar. Yani tahin gibi farklılıklarını kaybederken, pekmezin rengini de biraz olsun açarlar. Ama bu sokak, her türlü değişikliği o yavaş ama kararlı yaşantısının içinde asimile eder ve sindirir, herkes de bundan ve burada bulunmaktan mutlu olur ve bu sokağın demirbaşları arasına katılıncaya kadar yavaşlar, yavaşlarlar.

Bu sokakta herkes, gidenlere el sallar.

« Previous Page