Tasvir


Kalabalığın arasında yürüyordu, ama bir tek o değişik yürüyordu. Kalabalık pazar gününün miskinliğini sonuna kadar yaşıyor, hiç bir yere yetişmemek için yavaş yavaş ilerliyorken; o, yetişeceği bir yer olmamasına rağmen bütün hızıyla kalabalığın arasından sıyrıla sıyrıla yürüyordu. Her beş adımda bir, sonraki beş adımını istemsizce planlıyor, hareketli gurupların aralarındaki boşluklardan kıl payı zamanlamayla geçiyordu. Her an dalgın bir hanımefendiye olanca hızıyla çarpıp çantasını yere düşürecek, varını yoğunu etrafa saçacak zannediyordunuz ama o, büyük bir ustalıkla, hiç kimsenin kılını kıpırdatmadan yarıyordu kalabalığı. Uzun boylu olmasa, herkes bir saniyeliğine görebilecekti onu. Zira bir gurubu geçtikten hemen sonra öndeki gurubun önüne geçiyordu. Düşünüyordu anlaşılan, düşündüğü zaman böyle yürürdü zira. Sanki adımlarındaki hareket enerjisini düşünce gücüne çeviren bir mekanizmaydı vücudu, o da daha çok enerjiye ihtiyaç duyuyor, kıyasıya çalıştırıyordu bu mekanizmayı. Etrafında su gibi akıp giden binaları, dükkanları belki bir silüet gibi görüyor, ya da hiç görmüyordu.

Saçları uzun ve düzdü, bir karış arkasından takip ediyorlardı onu. Masmavi giyinmişti. Ayakkabıları gözle görülür şekilde eskimişti. Elbisesinin uzun kollarını dirseklerine çekmişti. Elinde, bu hızla yürümenin vücudunda ürettiği ısıdan dolayı, soğuğa rağmen giyme ihtiyacı duymadığı bir hırka vardı. Kaşları ince, gözleri çekikti. Burnu ve dudakları, kulaklarının aksine büyükçeydi. Uzun parmaklı zarif elleri ve bu hızla yürümesini mümkün kılan uzun ve güçlü bacakları vardı. Yürürken bazen durduk yerde sağ elini sağ bacağına vurarak, beyninde biteviye çalan, başka kimsenin duymadığı bir müziğin ritmini ustalıkla tutuyordu.

Yürüdü, yürüdü… Ta ki, güzel bir genç kızın yüzü, yahut ilginç bir tiyatro afişi, ya da bir sokak köpeğinin kalabalık insan topluluğuna karşı cesurca havlaması, onu düşüncelerinden çekip alıncaya dek. Birden etraf netleşti, insanların sesleri bir uğultudan, anlamlı cümlelere, en azından cümle parçalarına dönüştü. Annesinden dondurma isteyen bir çocuğu, arkadaşının şakasına kahkahayla gülen bir delikanlıyı duydu. Adımlarını yavaşlattı. Hizasındaki dükkanın vitrin camındaki yansımada, kalabalığın arasında kendisini buldu. Yine kambur yürüyordu. Sayısız kez ikaz etmişti annesi onu bu yüzden. Duruşunu dikleştirdi, dağılan saçlarını düzeltti. Saatine baktı. Biraz daha beklemesi gerekiyordu. Bir yerde durup dikilerek beklemekten nefret ederdi, zira amaçsızca yürümesinin tek nedeni buydu. Fakat caddenin sonuna iyice yaklaşmıştı. Bir an durup düşündükten sonra gerisin geriye döndü ve istemsizce hızlandırdığı adımlar atarak kalabalığın arasında gözden kayboldu…

Ya bir çöpten çıkmıştı, ya da yol kenarına düşüncesizce atılmıştı. Yerde olması gerekiyordu, ama değildi. Bir elektrik direğinin ucunu kıl payı sıyırdıktan sonra, apartmanlardan birinin üçüncü kat penceresine yapıştı. Cama çarparken çıkardığı sesle içeridekileri bir kaç saniyelik bir şoka uğrattıktan sonra, oradan da ayrılarak döne döne yükseldi, yükseldi. Yağmur yağsa, ıslanıp ağırlaşacak, yere düşecekti, ama yağmıyordu yağmur. Kuru bir fırtınanın yoluna çıkıvermişti kağıt parçası.

Buralarda çok rüzgar eserdi. Yüksek rakımlı bir yer olduğu için yadırganmazdı pek. Oysa bu gece başka bir rüzgar vardı. Evlerinde oturup dışarıda çöplerin uçuşmasını, tabelaların eğilmesini, ağaçların ahenkli dansını pencerelerinin arkasından izleyenler, kendilerini çok şanslı hissediyorlardı. Rüzgar bazen pencerelere yaklaşıyor, içerideki endişeli, bir o kadar da keyifli yüzlere tek tek bakıyordu. Bazen de hafif bir çöp ya da kağıt parçasını onlara kadar getirip, bir an için ürkmelerine sebep oluyordu.

Bu rüzgarda rijitliğini koruyabilen kediler ve arabalardı. Bir kedi rüzgardan tüyleri yata yata yoldan karşıya geçiyordu. Doğruca üzerine gelmediği taktirde etrafta uçuşan cisimlere pek aldırış ettiği söylenemezdi. Biraz daha pimpirikli olan bir başkası, çöp konteynırının yanında tüylerini kabartmış, tedirgince bekliyordu. Korkak bir arabanınsa alarmı çalıyordu durmadan. Bitip bitip yeniden başlıyordu. Bu fırtınada dışarıda kalmış olmaktan muzdarip gibiydi.

Saatler sonra nihayet yağmur yağmaya başladı, fırtınayı teselli edercesine. Yağmurun sesi rüzgarın sesini bastırdı ve rüzgar damlaların arasında esecek yer bulamadı sanki. Damlaların çokluğu da rüzgarın onları yolundan çekmesine müsade etmedi. Havada uçuşan çöpler de hem ıslanmışlıktan hem de rüzgarın yavaşlamasından, en ağırından en hafifine doğru birer birer yerlere düştü. Kimisi de çatılara. Fırtınadan geriye ıslak ve kirli sokaklar kalacaktı…

Çocuktu…

İstanbul’un falanca semtinde, dedesinin babası mı, dedesi mi artık nesinin nesi bilmediği bir kuşak soyunun filanca memleketten göçüp yerleştiği, o zamanlar eski, şimdi oldukça eski olan, sonraları da çok çok eski olacak şu apartmanın dördüncü katında otururdu. Hani şu balkonu panjurla kapalı olan. Şuradaki işte, mutfak camı menfezli olan. O camdan aşağıya bilinmez ne dökmüştü annesi seneler önce ki, hala izi dururdu duvarda. Apartmanı ve daireyi işaretlemişti sanki kadın.

Alt katta da bilmem kim teyzeler otururdu. Çok güzel bir kızları vardı, hatırlıyordu. İp atlardı akşam üstleri apartmanın bahçesinde, başka figüran kızlarla beraber. Çocuk da onları seyrederdi perdenin altından… Kaç yaşındaydı o zaman? on mu, onbir mi?… O civarda olmalı. İşte şuradaki bisikletli kızcağız da onbir yaşlarında mutlaka. Ne kadar da küçük… O bu kadar küçük değildi şüphesiz. Öyle miydi?…

Bu bahçe, apartman, bakkal dükkanı… Hepsi daha büyüktü o zamanlar sanki. Hele şu cadde… Karşısına ulaşılmaz sarp bir vadi gibiydi. Yasaklığı da cabası. Küçüklüğünden beri pek deliliği olmadığından karşıya geçmemişti hiç o zamanlar. Kimsenin yüreğini ağzına getiresi yoktu doğrusu. Bahçede top oynamak kimin neyine yetmiyordu ki?… Şimdi ise arabasını park etmişti caddenin karşısına. Her şey ne kadar önemsizleşmişti…

Tanıdığı hiç kimse kalmamıştı burada şimdi. O kız da kim bilir nereye taşınmıştı. Şimdi yeni çocuklar oturuyordu bu oldukça eski apartmanda, çok çok eskidiğinde onlar da dönüp burayı seyredecek, onun düşündüklerini düşüneceklerdi belki. O zaman da o yaşlanmış olacak, tek başına arabasına atlayıp eski mahallesini ziyaret edebildiği günleri düşünecekti…

(Ece’ye teşekkürler)

Akşamüstü oldu, hala gelen giden yok… Zaten buralar pek tenha olur perşembe günleri. Nedendir bilinmez ama özellikle perşembe günleri. Bu kalabalık şehirde herhangi bir yerin tenha olacağı hiç gemiyor insanın aklına oysa. Hele burası gibi güzel bir yerin…

Denizin kendine has kokusu ve körfez dinginliği… Uyuyor sanki… Arada bir esniyor, rüzgar esiyor. Güzel bir rüya görüyor olmalı. Öyle uyuyor ki, içinde barındırdığı muazzam hayat, çeşit çeşit canlılar, hepsi birlikte uyuyor gibi.

Hiç ses yok… Çıt çıkmıyor. Martı sesleri, denizin kısık uyuma sesi ya da uzakta havlayan bir köpek derseniz, onlar ses gibi değil. O kadar çok duymuş ve kanıksamışsınızdır ki, hiç duymazsınız onları. Aslında şu taşları eskimiş sahil kordonunda yürüyen genç bir nişanlı çift olsaydı, onların da sesini duymazdınız. Belki kız bir kahkaha patlatırsa oğlanın bir şakasına, ya da belki bir aptallığına, o zaman duyardınız, ama yine de bu dikkatinizi onlara çekmeye yetmezdi.

Bu dinginlikte insan farklı bir ruh haline bürünüyor. Deniz gibi muazzam bir şeyin uyuyor olması, elbette etrafındaki her şeye sirayet ediyor. En başta da size… Buradaki bir bankta oturarak geçirdiğiniz bir saat, sizi o kadar dinlendiriyor ki, evinizde saatlerce uyusanız ancak bu kadar dinlenebilirsiniz.

Bir mercek… Işığı kırıp yönünü değiştiriyor. Zira zaten mercekler bu iş için yapılmıştır. Yuvarlak… Bir demir parçasına misina ile bağlı. Simetriğinde bir başka mercek, bire bir kopyası… O da aynı demir parçasına misina ile bağlı. Demir parçası da bir şeylere tutunmuş, bir adamın kulaklarına. Adamın sağlam kulakları ve burnu, sağlam olmayan gözlerine, bir gözlük tutarak, destek oluyorlar. Güzel bir dayanışma örneği. Yalnız gözlük burnun üzerinde aşağıya doğru kaymış, masadaki kağıtları gösterirken, adamın sağlam olmayan gözleri dümdüz karşıya bakıyor. Yani karşısında ayakta durmakta olan benim, sapasağlam gözlerimin içine. Bu haliyle sanki aynı anda hem kağıtları gözden geçiriyor, hem de beni süzüyormuş gibi. Korkutucu…

Masanın üstünde yarı dolu bir çay bardağı var. Duman çıkmıyor. Soğumuş gibi… En azından ben onbeş dakikadır buradayım ve çaydan bir yudum bile almadı. Soğumuş olsa gerek. Evet evet soğumuştur. Adam soğuk zaten, belki de yarıya kadar içtiği esnada adamın soğuğundan çay da soğuyuvermiştir. Elimi sıksa belki ben de soğuyuveririm. Çayları yarıya kadar içerim ben de belki.

Bir daktilo sesi duyuyorum. Bir kaç oda öteden geliyor. Biteviye bir şeyler yazıyor birisi. Çok önemli bir şey mi ki acaba? Ya da belki bu atmosferi tamamlamak için ses çıkarmak istiyordur sadece. Zihnimi buna inanmaya zorluyorum, öyle hayal ediyorum, hiç şaşırmıyorum nedense. Daktilonun başındakini hayal etmeye çalışıyorum; belki sarışın bir kadındır. Aslında sarışın değildir ama saçlarını sarıya boyamıştır. Çok yaşlı değildir ama gözleri şişmiştir, çirkin görünüyor olsa gerek. Çok güzel olduğu zamanlar da vardır mutlaka; mesela bir arkadaşının doğum günü partisinde. Belki de erkektir. Benim için çok önemsiz bir ayrıntı ama düşünsenize onun için ne kadar önemli…

Şimdi soğuk adam tek eliyle gözlüğünü çıkarıp burnunu kaşıdı. Bir keresinde gözlük satıcısı babama, gözlüğünü tek eliyle çıkarmaması gerektiğini, sürekli böyle yaptığı takdirde gözlüğün şeklinin bozulabileceğini söylemişti. Sanırım bu adam bu kuraldan haberdar değil, ya da gözlüğü onun için çok kıymetli değil… Bana bakarak bir şeyler söyledi. Söylediklerinin olumsuzluğunu sözlerinden değil, hareketlerinden anlıyorum. İşi alamamış olmalıyım. Üzülmeliyim sanırım, ama şimdi değil. Belki sonra üzülürüm. Şimdilik şu yarım bardak soğuk çay ve soğuk adamın yanından uzaklaşırsam kendimi iyi hissedeceğim. Belki geçerken daktiloyu kullanan kişiye de bakarım…

Bir kamyonun lastiği ile yol arasına sıkışan ince bir taş, olduğu yerden fırladı ve mermi hızıyla çarptığı gecekondunun camını kırıverdi. Olağan bir çığlık yükseldi evden, peşinden sinirli ve küfürlü söylenmeler. Allah bilir kaçıncı kez kırılıyordu aynı cam, öyle ya; bu mıcırlı yolda kamyonlar cirit atardı öğleden sonraları. Yarı tülbentli bir kadın camdan dışarıya uzattı başını. Haylaz bir çocuğun camını taşlamadığından emindi, zira kamyon lastiğinden fırlayan taşların cam kırdığını onun kadar iyi bilen kaç evin kadını vardı ki? Mesoklu tepesinden Beyazsu meydanına kadar, bu dağ yavrusu tepeyi sert virajlarla inen bu yol, yer yer doldurma toprak nedeniyle etrafındaki küçük evlerin birinci, hatta ikinci katlarıyla aynı seviyeye geldiğinden, aslında oldukça alışılmış bir şeydi bu.

Köylülerin kestiği çay filizlerinin yaş halde ilk toplanma yeri olan “alım yeri” sanki inadına bu tepenin üstüne kurulmuştu. Kamyonlar, tartılan çay filizlerini kurutulmak üzere fabrikaya götürmek için, bıkmadan, usanmadan aşındırır dururdu bu taşlı, bozuk yolu. Camları kırılsa da köylüler, büyük bir vefa ile yollarına sahip çıkarlar, mesela bir “karayemiş” ağacı yola devrilecek olsa hemen erkekler bir araya gelir ve yolu açmak için canla başla çalışırlardı.

Bu yolun otomobillerle pek tanışıklığı yoktu. Tanıdığı otomobiller, köylülerin kullandığı -öyle ki bu otomobiller de artık köylü sayılırdı- neredeyse kendisi kadar yaşlı, emektar otomobillerdi. Nadiren yol ile selamlaşıp geçer, çoğu zaman durdukları yerde camların kirliliğinden içerisi görünmeyecek hale gelinceye kadar evlerin kapısının önünde beklerlerdi. Onlar bekledikçe, yol da ısrarla beklerdi.

Kimi zaman da bilya tekerlekli tahta arabalarıyla çocuklar, kahkahalar atarak bu yolun macera dolu kıvrımlarında kıyasıya yarışırlardı. Eğimin azaldığı yerlerde ise durup, yolun kenarlarında bitmiş böğürtlenleri yemek için dikenlerin arasından kendilerine yol açarlardı. Isırgan otuna dokunan bir çocuğun ağlayarak evine gidişine de defalarca şahit olmuştu yol. Bu yol, bir köy yoluna, oradan da vilayet yoluna ve şehirlerarası yola bağlandığı için, aslında dünyanın her yerine giden yolların başlangıcıydı. Mıcırlı olsa da, bu yol ile her yere gidebilirdiniz.

Bu sokak hep böyle midir? Hiç rastladınız mı bilmem. Bu koku, insanlar, kanalizasyon kapakları, top oynayan çocuklar…

“Habitat zamanı” diye hatırladığım günlerde, sokaklarına bir lütuf parke döşenmiş kenar mahallelerin birinden birine, hep böyledir bu sokak. Dükkânının önünü yıkayan duyarlı kasap amcanın, yol kenarlarındaki suyollarında, en yakın logar kapağına kadar sessizliğe eşlik edecek minik ırmaklar oluşturması, ikindi vakti balkondan balkona dedikodu trafiğinin santrali Neriman Hanım… Peki ya her kim kiralarsa kiralasın, dikiş tutturamadığı köşedeki dükkâna ne demeli? Buraya neredeyse her yolunuz düştüğünde, yeni bir girişimci esnafın şansını denediğine şahit olursunuz. Kepenkleri paslanmış, “Alman Kale” oynayan çocukların sert şutlarına göğüs germekten şekilleri bozulmuştur.

Öğle vakti çok sessizdir burada. Güneş, apartmanlardan bir türlü tamamını göremediği sokağı, öğle vaktinde her ayrıntısıyla görmüşken, bu fırsatı kaçırmayıp, yakıp kavurmak ister. Sanki sessizlik sıcağın etkisini arttırır. Karşı apartmana gitmek için apartman kapısını açtığınızda, sokağın yarısına varmadan, eriyip gideceğinizden korkarsınız. Ara ara arka sokaktaki küçük imalathaneden gelen çekiç sesleri, nadiren de bir otomobil bozar sessizliği. Hurdacıların narasına ise kulağınız o kadar alışmıştır ki, sanki onlar da sessizliğin bir parçasıdır.

Öyle insanlar yaşar ki burada, başka bir yer bilmezler. Yıllar sonra buraya geldiğinizde, onları bulduğunuza hiç şaşırmazsınız. Yaşlandıkça daha da sabitleşir, neredeyse oturdukları sandalyeyle özlerini birleştirirler. Çoğu kişinin doğumuna, sünnetine ve düğününe aynı komşular gelmiştir. Sokağa yeni taşınanlar, bir tabak pekmezin içine konan bir damla tahin gibi kaybolurlar. Yani tahin gibi farklılıklarını kaybederken, pekmezin rengini de biraz olsun açarlar. Ama bu sokak, her türlü değişikliği o yavaş ama kararlı yaşantısının içinde asimile eder ve sindirir, herkes de bundan ve burada bulunmaktan mutlu olur ve bu sokağın demirbaşları arasına katılıncaya kadar yavaşlar, yavaşlarlar.

Bu sokakta herkes, gidenlere el sallar.