01.09.09 02:09
Yağmur yağdı bu sabah.
Ama yaz yağmuru başka, bu bahar yağmuru başkadır.
Serin serin esti rüzgar, eylül habercisi…
Ne de özlermiş meğer insan, yaz hengamesinin bahar duruluşunu…
Hamd, Allah’adır.
01.09.09 02:09
Yağmur yağdı bu sabah.
Ama yaz yağmuru başka, bu bahar yağmuru başkadır.
Serin serin esti rüzgar, eylül habercisi…
Ne de özlermiş meğer insan, yaz hengamesinin bahar duruluşunu…
Hamd, Allah’adır.
28.05.08 21:05
Yazar: Selçuk Demirbaş, Kategori: Deneme
[11] Yorum
Dar zamanlar…
Yapacak çok şey vardır ama zaman azdır. İsraf edilmiş onca zamanınızdan birazcığını şimdi geri almak istersiniz, ama ne fayda!… Faydası az, üretimi az, işçiliği çok mecburiyetlerinizin; yahut acımasız bir deyişle, faydası az, üretimi az, cefası çok insanların sizden çaldığı zamanlara şimdi ihtiyacınız vardır. Ama iadesi, karşılığı, değeri yoktur zamanın. Paha biçmek imkansızdır. Şimdi lazımdır size ama anneniz bile veremez onu…
Acımasız geçer zaman, en umumi şeydir çünkü. Bir anlık şaşması bütün insanlığı etkileyecektir, bu yüzden elinde değildir acımasız olmak. Tren yolunda bir çocuğun düşmüş oyuncağını gören makinist gibi, yoluna devam etmek zorundadır. Zamanınız darsa, zamanın da bu konuda yapabileceği hiç bir şey yoktur bu yüzden..
07.03.08 22:03
Düşünceleriniz çıkmazda mı? Değil mi? Öyleyse dikkatle okuyun bu yazıyı. Zira neden çıkmazda olur insanın düşünceleri? Hiç bir şey düşünmese, öğrendiklerini montajlayıverse beyninin kıvrımlarına, hiç bir esneklik kazandırmadan, üzerinde düşünmeden… Tıpkı çimento döker gibi. Beyninin de esnekliğini götürür, kaskatı dondurur sinir uçlarını ve öyle bir hale gelir ki sonra bu öğretiler, kımıldamaz olurlar yerlerinden. Bir çekiç ve tornavidayla vura vura kazınır belki, ama en usta ellerde bile hasar görür beyin kaçınılmaz şekilde.
Peki ya neden çıkmazda olur insanın düşünceleri? “Düşünmeden öğrenmek zaman kaybetmektir” diyor Konfiçyüs. Bunu bile öğrenirken hiç düşünüyor muyuz? Öğrenirken düşünmek nedir? Düşünmeden ne kadar çok şey öğrendik? Bunları nasıl kazıyacağız beynimizden? Kazımamız gerekir mi? Gerekir elbet. Hepimizin beyninde bir miktar çimento var dostlarım, ve ağırlığını taşıyoruz her sözümüzde, her yazımızda, fikrimizi her ifade edişimizde. Bizi bir yanlara çekiyor, sözlerimizin temelinde hava boşlukları oluşturuyor. Bir düşünsenize, düşünmeden öğrendiğimiz neyi savunabiliriz? Bir çimento yumağı. Olduğu gibi yerleşmiş kabına, ve bulunduğu yerin şeklini alıp donmuş. Bunu nasıl bir başkasının kalıbına sokabiliriz, bulunduğu yerden bile çıkaramazken?
Peki neden çımazda olur insanın düşünceleri? Düşünüyorsa olur tabi ki… Hiç düşünceniz yoksa nasıl çıkmazda olabilir düşünceleriniz? Düşünüyorsanız size öğretilenlerin üzerinde, çelişkileri fark ediyorsanız, duruşunuzu belirlerken çıkmaza girecektir düşünceleriniz. Siz falanca konuda ne diyorsunuz? Bu konuda öğrendikleriniz yeterli mi, güvenilir mi? Bir bilgiye göre fikir yürütürken o bilginin güvenilirliğini sorgular mısınız? Yoksa zemin etüdü yapmadan inşa eder misiniz binanızı?
Düşünceleriniz çıkmazda değil ise, tek yönlü bilginin doğru olduğu varsayımının güvenli, sıcak, huzur dolu yalanlığına sığınmışsanız eğer, şimdi sorgulayın tüm bildiklerinizi. Ve çıkmaza girsin düşünceleriniz. İşte o zaman sorunları görüp, çürük zeminler üzerine kurduğunuz binaları tespit edebillir, hiç olmazsa mühendislik çözümler üretebilirsiniz. En kötü ihtimalle de tahliye edersiniz o binaları. İlk depremde yıkılıp gideceklerdir çünkü.
27.02.08 01:02
İnsan özgürlükten yana olmalıdır. Ne olursa olsun, özgürlükten yana olmalıdır. Fikrini, dinini, tercihlerini istediği gibi yaşamalı, bir başkasının özgürlüğüne dokunmadığı her noktada özgür düşünüp uygulamalı; fakat bunun yanında, sadece kendi özgürlüğünden yana değil, bir kavram olarak, tüm insanlar için özgürlükten yana olmalıdır. Tüm insanların özgürlüğü için dertlenmek, bu konuda çözümler üretmek herkesten beklenemeyecek bir erdem olsa da, en azından her insan, tüm insan ırkının özgürlüğüne “taraftar” olmalıdır.
Özgürlük meselesinin dînî ve felsefî yönünü bir yana bırakıp -ki bu iki alan da bu tezi tam manasıyla desteklemektedir- yalnızca toplumsal yönden ele alırsak; hatta ve hatta tamamen “kapitalist modern çağ” yaklaşımıyla değerlendirirsek dahi aynı sonuca vardığımız görülecektir. Şöyle ki; içinde siyasi, dînî, etnik bir çok grup barındıran bir toplum düşünelim. Bu grupların dönüşümlü olarak o toplumdaki yönetim biriminde büyük bir ağırlık ve toplumu istediği gibi yönetecek güç kazandığını varsayalım. Eğer ki bu gruplardan birisi, yönetimden aldığı güçle bir diğerinin özgürlüğünü kısıtlamak gibi bir yanlışa düşerse, bilirler ki sıra diğer gruba geldiğinde aynı muameleye tabi tutulacak olan kendileri olacaktır. Bu yüzden asla ve kat’a diğer grubun güç kazanma sırasının gelmesini istemeyeceklerdir. Bunun için ellerinden geleni yapacaklar, çatışacaklar, mevcut düzene itiraz edecekler, süregelmiş gelenekleri, kuralları bozmak isteyeceklerdir. Halbuki kendilerine de bu gücü zamanında sağlayan aynı düzen, aynı kurallar ve gelenektir. Diğer grup “hayır efendim, biz bu kan davasını gütmeyeceğiz” dese bile, topluluk psikolojisi ve suçluluk duygusu, ilk grubu, bu uğraşlarından vaz geçmekten alıkoyacaktır. Hatalarının bedelini misliyle ödeme korkusu, onları sağlıklı düşünmekten uzaklaştıracaktır. Bu tek taraflı bir savaşa dönüşecek, ve toplumun tamamını yıpratacaktır. Diğer grubun bu haksızlığa mukabele etmesi olasılığında doğacak sonuçların vehametine ise değinmeye lüzum dahi görmüyorum.
Tanıdık bir manzara değil mi? Görüldüğü gibi insan, özgürlük mekanizmasının küçücük bir dişlisini bile yerinden oynatmaktan imtina etmeli, yalnız kendi özgürlüğünü değil, tüm insanların özgürlüğünü savunmalıdır. Böylece, en basit mantık ve en yüzeysel düşünce tarzıyla, kendi özgürlüğünü teminat altına almış olacaktır.
26.02.08 00:02
Bu işi sevmiyordu… Hemen hemen hiç… İşini seven kaç kişi vardı ki dünyada? Onlar ne mutlu insanlardır diye düşündü…
İnsan sahip olamadığı şeylere sahip olanları hep mutlu kabul eder kafasında, halbuki kendisinin sahip olduğu şeyler de bir başkasında yoktur elbet. Öyleyse onun sahip olmadığı şeylere sahip olanların da sahip olamadığı şeyler yok mudur? Onlar da başkalarını mutlu kabul ediyorlardır mutlaka. Bu nedenle değil midir ki hep kendimizi mutsuz, başkalarını mutlu zannederiz? Bu nedenle değil midir ki insanların mutlulukları kısa sürer ve seyrektir mutsuzluklarına göre… Demek ki mutlu olmak, sahip olmakla ön şartlanırsa, insan hiç bir zaman mutlu olamaz.
Peki bunun çözümü nerede? “Polyanna” tipi bir mutluluk mu? Bu fikir temelde hatalıdır zaten. Eğer bir durumda mutlu olunmasına “Polyannacılık” diyebiliyorsak, bu; aslında o durumda mutlu olamayacağımızı, fakat şartlar gereği elimizdekiyle mutlu olmaya çalıştığımızı kabul ettiğimizi gösterir ki bu yaşadığımız -en azından öyle sandığımız- mutluluğu tamamen sahte ve zorlama yapar. Asla ve kat’a mutlu olduğumuzu göstermez, bilakis mutlu olmamızı sağlayacak şartların bir araya gelemediğini, ve depresif ve karanlık bir psikoloji içinde beyinimize “hayır efendim sen mutlusun aslında” dayatmasını uyguladığımızı gösterir. Bu sağlıklı olmaktan çok uzak, mutlu olmaktan daha da uzaktır.
Polyanna da bize bir çözüm sunmuyor öyleyse… Peki ya mutluluk çıtamızı düşürsek? Daha az şeyden mutlu olmak için kendimizi eğitsek? Bunu başardığını iddia eden birini duyarsanız, tamamen yalan söylüyor demektir. Yaradılışı gereği insanın mutluluk çıtası düşmez, ancak yükselir. Yaradılışı gereği insanın mutluluk çıtası hiç bir zaman düşmez, ancak erişilemez bir yükseklikte kalırsa, tutku olmaktan çıkar, o kadar.
Mutlu olmayı amaç olmaktan çıkaralım demek ise hiç samimi bir öneri olmaz açıkcası. İnsan durmadan kendisini ve sevdiklerini mutlu etmek için çalışmaz mı? Hem bu dünyada hem de öldükten sonra… Cennet de sonu gelmez bir mutluluk demek değil midir? Yüce Allah’ın vaadi de mutluluktur öyleyse.
Öyleyse dünyada mutlu olmak imkansız mıdır? İnsan fıtratı gereği hiç bir zaman mutlu olamaz mı? Hiç de öyle değil. Bize son ve en kesin cevabı; tüm fıtratımızı, duygularımızı, hislerimizi, ruhumuzu, bedenimizi yaratan yüce Allah, gerçekliği varlığımızdan daha gerçek olan ayetinde veriyor;
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur” (Râd-28)
“Ancak” kelimesi her şeyi açıklamıyor mu? Tüm yaşayışımız, Allah’ı anmaktan uzak isek bir türlü mutlu olamayışımız bu ayetin kanıtı değil mi? Dikkatli düşünmeli insan… Düşünen her beynin varacağı yer birdir çünkü, ve mutluluk da işte tam oradadır, başka yerde değil…
(Burak’a)